Modern Dünya Beyniniz İçin Neden Kötü?

Beyinlerimiz artık eskisinden çok daha meşgul ve gerçek haber, yanlış haber ya da  söylenti bombardımanı altında. Bunların hepsi de bilgi değeri taşıyor. Bu bilgilerden neyi bilmeniz gerektiği ya da neyin sizin için bir önem arz ettiğini ayırmak ve farkında olmak ise oldukça yorucu bir iş haline gelebiliyor. Bütün bunlar olurken herkes daha fazlasını yapmaya çalışmakla meşgul. Otuz sene önce seyahat acenteleri sizin için yer ayırtıyor, satış danışmanları mağazalarda ne alacağınıza karar vermenizi kolaylaştırıyor ve sekreterler meşgul insanlara yazışmalarında ve zaman yönetiminde yardım ediyordu. Şimdi ise bunların çoğunu kendi başımıza yapıyoruz. Hem 10 kişinin yapacağı işi yapıyoruz hem de kendi hayatımızla ilgilenirken ailemiz, arkadaşlarımız hatta çocuklarımızla zaman geçiriyoruz. Bütün bunları yaparken kariyerimizi geliştiriyor, hobiler ediniyor ve favori TV showumuzu da izlemekten geri kalmıyoruz.

Akıllı telefonlarımız içerisinde sözlük, hesap makinesi, web tarayıcısı, Game Boy, GPS cihazı, çağrı cihazı ve el feneri bulunduran İsveç çakılarına döndü. Şu anda kullandığımız bu akıllı telefonlar, IBM’in 30 sene öncesinde kullandığı gelişmiş bilgisayarlardan çok daha fazla işlem yapabiliyor. Ve 21. Yüzyıl’ın insanları olarak bu cihazları boş bulduğumuz her anda kullanıyoruz. Sokakta yürürken bile mesajlara cevap veriyor ya da kuyrukta beklerken yeni e-maillerimizi kontrol etmeyi ihmal etmiyoruz. Hatta bir adım öteye gidip, arkadaşlarımızla dışarıda eğlenirken bile, diğer arkadaşlarımız o anda neler yapıyor diye Sosyal Medya’yı kullanıyoruz. Sıcacık ve rahat evimizin mutfağında sevdiğimiz müziği dinlerken, alış veriş listemizi telefonumuza not ediyoruz.

Ancak bütün bunları yaparken, kremin üstündeki sineği görmezden geliyoruz. Aynı anda birkaç işi yaptığımızı düşünsek de bu müthiş bir yanılgı. Dünya’nın sayılı bölünmüş dikkat uzmanlarından MIT nöroloğu Earl Miller’a göre beyinlerimiz, çoklu görev (multi-tasking)  yapmak için tasarlanmadı. İnsanlar çoklu görev gerçekleştirdiklerini söylerken aslında iki görev arasında çok hızlı bir şekilde git geller yapıyorlar. Bunu her yapışımız kavramsal bir kaybı da beraberinde getiriyor. Aslında usta bir joglör gibi lobutlara havada taklalar attırmıyoruz. Aslında bizim benzediğimiz şey amatör bir tabak çeviricisi ve dikkatimizi bir tabağa verdiğimiz her an diğerini düşürmemek için zor duruyoruz. İronik olarak, çoklu görev sırasında daha fazla işi hallettiğimizi düşünsek de aslında çok daha az efektif çalışıyoruz.

Çoklu görev işlemi gerçekleştirirken stres hormonu olan Cortisol ve “kaç ya da savaş” hormonu Adrenalin salgılandığı, bunun sonucunda da beynin gereğinden fazla çalıştığı ve düşünme yetinizi olumsuz olarak etkilediği de yapılan çalışmalar arsında. Çoklu görev sırasında beyniniz, dikkatinizi çok kısa bir sürede kaybedip, dış bir uyaranla çok kısa bir sürede geri kazandığınız için sizi Dopamin’le ödüllendirir. Bu da ileriki dönemlerde beyninizin Dopamin için kıvranmasına ve sürekli olarak dış uyaranlar aramasına neden olur. Durumun ne kadar vahim olduğunu anlatmak için, beynimizin prefrontal korteksinin bağlılık sorunları olduğunu ve yeni şeyler tarafından kolayca aklının çelinebileceğini de söyleyelim. Tıpkı parlak objelerle küçük çocukların, kedilerin ya da köpeklerin dikkatini çekmemiz gibi. Buradaki ironi ise çalışırken dikkatini toplamak isteyenlerin beyinlerinde dikkati sağlayan bölge çok kolay bir şekilde baştan çıkarılabiliyor.  Telefona cevap veriyor, İnternet’te bilmediğimiz bir bilgiyi buluyor, e-maillerimizi kontrol ediyor ya da kısa mesaj gönderiyoruz ve bunların hepsini beynimizin bizi ödüllendiren bölgeleriyle yapıyoruz. Beyninizi kandırmak için bundan daha iyi bir yol olmadığını söyleyebiliriz. Artık üzerine zaman harcayıp, çalışıp belki araştırma yapıp beynimizi sevindirmiyoruz. Onun yerine binlerce şeker yerine geçen küçük ödüllerle beyinlerimizi boş ödüllerle dolduruyoruz.

Eski günlerde meşgul olduğumuz bir sırada telefonumuz çalsaydı, ya telefona bakardık ya da telefonun sesini kısardık.Bütün telefonlar bir kabloyla sabit bir şekilde yerlerinde durduğundan, hiç kimsenin her an herkese ulaşabilmek gibi bir beklentisi yoktu. Arandığınız sırada dışarıda yürüyor olabilmeniz ya da ulaşılmak istenmiyor oluşunuz son derece normal olarak karşılanırdı. Şimdi ise insanların tuvaletlerinden daha fazla sayıda cep telefonu var. Bu da insanlarda, eğer siz uygunsanız, karşınızdaki de sizinle konuşmak için uygundur yanılgısını yaratıyor. İnsanların telefonlarımıza cevap vermek zorunda olduğu beklentileri artık o kadar yerleşmiş ki, insanlar sürekli olarak toplantılarda telefonlarını açıp “Üzgünüm şu an bir toplantıdayım konuşamıyorum.” demek zorunda kalıyorlar. Bundan 10 ya da 20 yıl önce aynı insanlar toplantıdayken, kendi odalarındaki telefon çalıyor ancak bakan hiçkimse olmuyordu.

Çoklu görevi gerçekleştirebilme ihtimaline sahip olmak, kavramsal performanslar için ölümcül tehlike arz ediyor. Londra Gresham College’i eski psikoloji misafir profesörü Glenn Wilson, bu duruma “info-mania” diyor. Wilson’ın araştırmasına göre bir iş üzerinde konsantre sağlamış ve hali hazırda çalışıyorken, gelen kutunuzda okunmamış bir e-mailin uyarı verdiğini bilmek, efektif IQ’nuzu 10 puan düşürüyor.

Stanford nöroloğu Russ Poldrack ise keşfetti ki, çoklu görev sırasında öğrenilen yeni bilgiler beyinin yanlış bölümlerine gidiyor. Örneğin bir öğrenci ders çalışırken aynı zamanda televizyon da izliyorsa, ödevindeki bilgiler beynindeki striatum bölgesine gidiyor ki burası da yeni prosedürlerin ve yeteneklerin kayıt edildiği yer. Bilgilerin ve düşüncelerin yer aldığı yer değil. Televizyon izlemeden öğrenilen bilgiler ise olması gereken yere Hipokampüs’e geliyor ve burada çeşitli şekillerde saklanıyor ki geri çağrılması kolaylaşsın.  MIT’den Earl Miller şunları da söylüyor “İnsanlar çoklu görevi iyi bir şekilde yapamıyorlar. Yapabiliyorum diyenler ise sadece kendilerini kandırıyorlar.” Şansa bakın ki beyinlerimiz kendilerini kandırmada inanılmaz bir şekilde başarılılar.

Bir de durumun metabolik boyutu var. Beynimize sürekli odaklanacak yeni bir şey vermek, Prefrontal Cortex’in ve Striatum’un oksitlenmiş glucose tüketmesine neden oluyor. Bu da dikkatini bir işte toplamak için tükettiği şeyle aynı. Bu dikkat değişimi süresi boyunca beyin yakıtını o kadar hızlı bir şekilde tüketiyor ki aradan kısa bir süre geçmesine rağmen kendimizi dalgın ve yorgun hissedebiliyoruz. Kelimenin tam anlamıyla beynimizin yakıtını heba etmesine neden oluyoruz. Bu da hem zihinsel hem bedensel yorgunluklara neden oluyor. Bütün bunların yanında bu dikkat değişimi işlemleri boyunca aksiyete yaşıyor ve stres hormonu olan Cortisol salgılıyoruz. Bu da itici ve saldırgan bir tavır takınmamıza neden olabiliyor.

Durumu daha da kötüleştiren şey ise bütün bu çoklu görevler, karar vermeyi de içinde barındırıyor. “Gelen mesaja karşılık vermeli miyim yoksa görmezden mi gelmeliyim?” “Buna nasıl cevap vermeliyim?” “Bu dosyayı nasıl e-mail olarak gönderirim?” “Yaptığım işe devam mı etmeliyim yoksa ara mı vermeliyim?” Bilim insanları anladılar ki karar vermek de nöral kaynaklarınızı büyük ölçüde tüketiyor. Verdiğiniz küçük kararlar bile büyüklerine oranla aynı miktarda enerji kullanıyorlar.

Özellikle Forbes dergisinin en önemli 500 liderler listesindeyseniz, ünlü bir bilim insanı, yazar ya da küçük bir işletme sahibiyseniz, birbiri ardına tekrar tekrar gelen e-mailler, üzerine konuşmayı daha fazla hak ediyor. Burada e-maile felsefi bir başkaldırı yapmıyoruz. Burada sorun beyni uyuşturan e-maillerin sayısı.

E-maillerden önce eğer birine bir şeyler yazmak istiyorsanız biraz çaba sarf etmeniz gerekiyordu. Kaleminizi kağıdınız alır ya da bir daktilonun başına geçerdiniz ve dikkatli bir şekilde bir metin oluştururdunuz. Daha sonrasında ise yazdığınız metni göndermek için kağıdı zarfa koyma, pullama, adresleme gibi bir çok aşamadan geçiyordunuz ve süreç zamana yayılıyordu. Eğer söyleyeceğiniz şey çok acil değilse acele etmenizi gerektirecek bir şey de olmuyordu. Ancak şimdi e-mailin hızı nedeniyle yazacaklarımız için düşünmüyoruz bile. Sadece aklımızda beliren şeylerin karşılığı olan tuşlara basıyoruz ve gönder butonuna tıklıyoruz.

Daha önceden bir mektup geldiğinde, okumaya istediğimiz zaman başlayabilirdik. Eğer uğraştığımız başka bir iş varsa, bir müddet kahve sehpasında bekletebilir ya da çekmecemize koyabilirdik. Şimdi ise e-maillerler birbirleri arkasına yağıyorlar. Üstelik e-maillerin büyük bir çoğunluğu  arkadaşlarınızdan gelen ve “bebek pandanın nasıl hapşurduğunu görmek için linke tıklayın.” Gibi aksiyonlar yapmamıza neden olan içeriklere sahip. Ya da bir arkadaşınız sizi yemeğe davet edebiliyor. Ya da iş arkadaşınız bir konuda yardımınızı istiyor olabiliyor. Bütün bu aksiyonlar size sanki bir şeyler başarıyormuşsunuz hissi veriyor. Bir bölümünde başarıyoruz da ancak verimlilik ve derin konsantrasyonumuzu e-maillerimizi kontrol etmek için yarım kalan işimizi bırakarak heba ediyoruz. Üstelik bir sonraki gelecek olan e-mailin ne hakkında olduğunu da bilmiyoruz. Çok önemli bir faturanın son ödeme tarihi de gelebilir, çok önemli bir işle alakalı bir belge de gelebilir. Bunlardan hiçbiri gelmezse komik bir kedi videosunun geleceğinden emin olabilirsiniz. Bu durum bizlerde istemsizce sürekli olarak maillerimizi kontrol etme isteği uyandırıyor.

Bu kesin olmayan durum ise kategorize etme sistemimize ölümcül bir darbe indiriyor. Bunun sonucunda da stres altına girebiliyoruz. Her e-mail bir karar anlamına geliyor! “Yanıt verebilir miyim?” “Şimdi mi vermeliyim yoksa sonra mı?” “E-mail ne kadar önemli?” “Eğer şimdi bu e-maile cevap vermezsem bunun sosyal ve ekonomik getirileri neler olacak?”

Artık e-mailin bile modası geçmek üzere. 30 yaşın altındaki birçok kişi e-maili sadece yaşlıların kullandığı bir araç olarak görüyor. Genç kitle iletişim yolu olarak Facebook’u kullanıyor ve tıpkı yaşlıların e-mailde yaptıkları gibi yazdıklarına video ya da dosya iliştirebiliyorlar.

Genç nüfus için mesajlaşmak birincil konumdaki iletişim şekli. Mesajlaşmak telefonun vermedği mahremiyeti ve e-mailin sunmadığı hızı sunuyor.Müşteri hizmetleri de artık telefonlara bakmak yerine mesajlaşmayı tercih ediyor. Çünkü kriz anında kolayca kontrol sağlanabiliyor ve aynı anda birden fazla kişiyle ilgilenebiliyorlar.

Ancak mesajlaşmak e-mailin getirdiği sorunları içeriyor ve onun da üzerine ekliyor. Çünkü karakter kısıtlaması var ve bu da bir tartışma ortamı sağlanmamasına ya da detay verilememesine neden oluyor. Üstelik e-mailler kutunuzda dururken, kısa mesajlar direkt olarak ekranınızda beliriyor ve hemen ona ilgi göstermenizi istiyor. Şunu da unutmayın ki artık okunmamış bir mesaj, göndericisi için aşağılanma ifadesi taşıyor. Mesajı aldınız, beyniniz uyarıldı ve artık ona cevap vermelisiniz. Mesaja cevap verdiğiniz anda kendinizi iyi hissediyorsunuz (halbuki mesaj 15 saniye öncesinde henüz ortada bile yoktu) Bütün bunlar “Daha fazla! Daha fazla!” diyerek ağlayan limbik sisteminize bir şırınga daha dopamin enjekte ediyor.

Ünlü bir deneyde ikisi de nörolog olan Peer Milner ve James Olds, farelerin beyinlerindeki limbik sistemin bir parçası olan “Nucleus Accumbens” denen bir bölgeye elektrotlar bağladılar. Bu bölge dopamin üretmesiyle bilinir ve bir kumarbaz bahis kazandığında ya da bir uyuşturucu bağımlısı uyuşturucu kullandığında bu bölge harekete geçer. Olds ve Milner buraya “zevk merkezi” diyorlar. Fareler, içerisinde bulundukları deney düzeneğindeki bir tuş sayesinde “zevk merkezlerine” direkt olarak elektrik sinyalleri gönderebiliyorlardı. Sizce hoşlarına gitmiş midir? Hem de nasıl gitti. Hatta o kadar hoşlarına gitti ki başka hiçbir şey yapmadılar. Yemek yemeyi ya da uyumayı unuttular. Uzun bir açlık süresinin sonucunda eğer o tuşa basabiliyorlarsa yemek yemeyi tercih etmediler. Hatta cinsel birliktelik için bile ellerindeki fırsatı teptiler. Fareler yorgunluktan ölene kadar o tuşa basmaya tekrar ve tekrar devam ettiler. Buna benzer bir olay da Çin’in Guangzhou şehrinde gerçekleşti. 30 yaşında bir adam aralıksız olarak 3 gün bilgisayar oyunu oynayınca yaşamını yitirdi. Bir başka kişi ise Daegu Kore’de 50 saat aralıksız bilgisayar oyunu oynayınca kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

O ya da bu şekilde bir e-maili gönderdiğimizde bir başarı duygusu hissediyoruz. Bunu sağlayan şey ise beynimizin bunu bize hissettirecek hormonlar salgılaması. Her ne zaman Twitter akşını kontrol etsek ya da Facebook ana sayfasını ziyaret etsek, kendimizi sosyal olarak diğer insanlarla daha bağlantılı hissediyoruz ve yine başarı hormonları salgılıyoruz. Ancak tehlike de tam olarak burada patlak veriyor. Beynimiz ne plan yapmak, ne zamanlamak ne de bir konu üstüne derin derin düşünmek için bu hazzı bize sağlamıyor. Şüpheniz olmasın ki sürekli olarak e-mail, Twitter ya da Facebook kontrol etmek, nörolojik olarak bir bağımlılık çeşididir.

Kaynak: The Guardian

The message will be closed after 20 s